• bugün (9)
  1. Alfayı ancak kendisi gibi olanlar besleyebilir, kendisinin anlaşıldığını görmek, başka insanlarda yeni ufuklar açmak, olduğu kişi olduğu için sevilmek (anlaşılmanın içine dahil). insanların ufkunu genişletmek alfayı besler yani. Hakikati yaymak ve başka ruhları birlik ve beraberliğine eklemek. Bunun adaleti sağlamakla alakası da olabilir, hak edene hak ettiğini vermek.
    Alfa'nın kaynağı tanrıdır, bize verilen tanrının bir nefesi. geri dönüş de yine ona olacak. bir öz, en saf haliyle.
    Alfayı yok eden şey konfor alanı ve bastırmalar. Bastırmalar dolayısıyla ortaya çıkan hastalıklar. Köleleştirilmek. Köleleştirilmenin en büyük etkeni korku. Korku dolayısıyla yapılan aptal seçimler. Hepsi birbiriyle bağlantılı zaten. Korku konfor alanına ve ilizyonlara itiyor, bunlar da hastalıkları arttırıyor, sonucunda köle oluyorsun.
    Alfa zaten içimizdeyse ve aslında "ben" isek zaten böyle bir kavram olamaz, çünkü sen zaten sensindir buna bir ad koymanın bir anlamı yok. En fazla değiştirilmiş sen varsındır, bu da zaten sen olamadığın içindir. Yani benliğinden koparıldıysan "alfa" kavrdıbına ihtiyacın vardır çünkü benliğinle aranda bir mesafe var demektir. Alfa da bu mesafeye verilen ad aslında.
    Alfaya ihtiyacımız var. Bizi ölümsüz kılan, korkularımızdan arınmamızı sağlayan, her şeyimizi kaybetsek de kaybedemeyeceğimiz tek şey olarak var olan şeydir alfa. Senden alamayacakları tek şey o. Üstünü örtebilirler, zincirleyebilirler, uzaklaştırabilirler, ama senden koparamayacakları gerçeği umudunun her zaman olacağını gösterir. Bu dünyayla sınırlı kalacak olsaydık ihtiyacımız olmazdı belki ama eninde sonunda bu dünya bitecek ve elimizde kalan tek şey alfamız olacak.
    Dünya hayatında elde ettiklerimizin bir değeri yok, çünkü zaten elde etmiş olamayız, eninde sonunda elimizden gidecek şeyler hiçbir zaman bizim olmuş sayılmaz...
    Keyifli ve mutlu olmak için eğlencene bakacaksın ve kendin için yaşayacaksın. Bu diğer insanlar için çabalamak yerine, altair'in bizi uyardığı düşünce biçimleriyle bağlantılı olarak, kendimizin mutluluğu için çabalamalıyız. iyi görünmek seni mutlu edecekse iyi görün amk başkası için değil, ne yaparsan da kendin için yapıyor ol. Kızın numarasını almayı kendin için istiyorsun, reddedilmemeyi başkaları için...
    Ahirette sual olunacağımız şey hakkı ne denli sağladığımız, buna kendi hakkımız da dahil. Kendine yaptığın başkasına yaptığın iyilik-kötülük hak yemelerin hepsinin hesabı sorulacak. Başkasının hakkını akılsızlığından yediysen aklını sikmenin hesabı sorulacak. Yetkin olmayan koşulların hesabı tabiki sorulamaz ama yaptığın bütün tercihlerden sorumlusun, bunların sonuçları önemli olmasa da önemli olan tercih. Kendimizi kandırdığımız şeylerin en çok hesabını vereceklerimiz olduğuna eminim, onlar da bizim tercihimizdi çünkü.
    tümünü göster
  2. Artık akışına bırakıyorsun güzel..
    Emeksiz ekmeğin olmadığının farkına vardın, fakat;
    Durduğun yerde alfan serpilmeyecek,
    Alfanı nelerle besleyebilirsin?
    Alfanın kaynağı nedir?
    Alfanı yok eden nedir?
    Alfa diye bir şey var mıdır, yoksa uydurulmuş bir kavram mıdır?
    Alfaya ihtiyacın var mı?
    Dünya hayatında elde ettiğin menfaatlerin değeri nedir?
    Keyifli ve mutlu yaşamın altın kuralı nedir?
    Ahiret meydanında hesaba çekilirken neyden sual olunacaksın?
    Doğru soruları sor.
  3. Bu konuyla ilgili geçen gün fark ettiğim 1-2 şeyi yazıp tekrar siktir olup gideceğim.

    Şimdi olay şu: Zaman zaman aklıma bazı anılarım sebepsiz yere gelir dururdu. Bunlar genelde başkalarıyla yaşadığım ve kendimi çok iyi hissettiğim anlardı. Lafı dolandırmaya gerek yok; dışarıdan bakınca kendimi “cool, havalı, iyi bir imaj vermiş” gibi hissettiğim anlar.

    Geçen gün bunun farkına vardığımda içimi tarif edemediğim hafif huzursuz bir his kapladı. Ben de anıları didikleyip “neden böyle, neden şöyle” diye analiz etmek yerine bir süre sadece izlemeye başladım.

    Ve dıbına koyayım, barajın kapağını açmışım gibi bilinçaltından alakasız bir sürü anı çıkmaya başladı.

    işin enteresan tarafı şu oldu: Gelen anıların bazıları kendimi çok iyi hissettiğim anlardı, bazılarıysa tam tersine “ulan ne kadar kötü görünmüşümdür” diye utandığım, çekindiğim anlardı. ilk başta birbirlerinin zıttı gibi duruyorlar ama aslında ikisinin de motoru aynıymış.

    Dışarıdan nasıl görünüyorum?

    Cool muyum?

    Aptal mı göründüm?

    insanlar beni nasıl algıladı?

    iyi bir görüntü mü bıraktım, kötü bir görüntü mü?

    Yani birinde aynadaki görüntüyü beğeniyorsun, diğerinde beğenmiyorsun ama günün sonunda hâlâ aynaya bakıyorsun amk.

    Bunu fark ettikten sonra özellikle çok küçükken, kabaca 0-7 yaş arasındaki bazı anılarımı düşündüm. Ve orada acayip basit ama benim yıllarca ıskaladığım bir şey gördüm: Bu dert yok.

    Ama çok önemli bir nokta var.

    Bu derdin olmaması = her an mutlu olmak değil.

    Bu derdin olmaması = kusursuz özgüven değil.

    Bu derdin olmaması = “hayatın anldıbını çözmüş küçük Buda” gibi gezmek hiç değil amk.

    Bazı anılar dümdüz nötr. Bazılarında sıkılıyorum. Bazılarında bir şeye sinirleniyorum. Bazılarında mutluyum. Bazılarında hiçbir sikim hissetmiyorum.

    Ama yaptığım şey gerçek.

    Çünkü ne yapıyorsam onunla meşgulüm.

    Yıllarca şöyle bir mallık yapmışım: “Tamamen kendim olmayı başarırsam müthiş hissedeceğim. Kendiliğindenliği yakalarsam rahat, cool, özgüvenli, kusursuz bir hâle geleceğim.”

    Hayır dıbına koyayım.

    Kendin olmak özel efekt değilmiş.

    Olay sadece yaşamakmış.

    Hatta şimdi dönüp baktığımda “o zamanlar yaşadığımı hissediyordum” demek bile tam doğru değil. Ben yaşadığımı falan hissetmiyordum.

    Sadece yaşıyordum.

    “Şu anda ne kadar güzel yaşıyorum lan” diye kendimi dışarıdan seyretmediğim için zaten yaşadığım şeyle aramda mesafe yoktu.

    Bence bütün bok biraz burada başlıyor.

    Bir şey yapıyorsun ama sonra yaptığın şeyden çıkıp kendine bakmaya başlıyorsun.

    Bir ortamda konuşuyorsun:

    “Acaba komik miyim?”

    Sessizsin:

    “Gizemli mi görünüyorum yoksa ezik mi?”

    Bir şeyden keyif alıyorsun:

    “işte gerçek ben buyum.”

    Canın sıkılıyor:

    “Niye anda değilim?”

    Sonra bunun da farkına varıyorsun ve bu sefer başka bir manyaklık başlıyor:

    “insanların ne düşündüğünü düşünmemeliyim.”

    “Kendim olmalıyım.”

    “Doğal davranmalıyım.”

    “Akışta olmalıyım.”

    Ve tebrikler dıbına koyayım, imaj denetçisini kovup yerine otantiklik denetçisini işe aldın.

    Aynı sik farklı paket.

    Ben bunu yıllarca farklı biçimlerde yaptım. “Kendim olmaya” çalıştım. “Düşünmemeye” çalıştım. “Rahat olmaya” çalıştım. “Anda kalmaya” çalıştım.

    Hâlbuki “anda kalmalıyım” dediğin anda zaten anı sikmeye başlamışsın.

    Çünkü mesele düşüncenin hiç gelmemesi değilmiş.

    Mesela bir kızın numarasını istemek istiyorsun.

    istiyorsun işte.

    Sonra “hayır der mi?” diye korku geliyor.

    E gelsin amk.

    Kalbin hızlı atsın.

    Ellerin titresin.

    Utanasın.

    Adrenalin gelsin.

    Bunlar ilk isteği otomatik olarak sahte yapmıyor ki.

    ikinci düşüncenin gelmesi problem değil; ikinci düşüncenin ilk deneyimi ele geçirip bütün olayı “ben nasıl görünüyorum?” meselesine dönüştürmesi problem.

    Numarasını istiyorsan korkarak da isteyebilirsin.

    Mesele “ben reddedilmeyi siklemeyen özgüvenli bir adamım” diye yeni bir karakter yaratmak değil zaten. Korkuyorsan korkuyorsun. O korku da senin yaşadığın şeyin içinde.

    Belki hayat dediğimiz şey tam olarak bu zaten. Sürtünmesiz, kusursuz akan steril bir şey değil. Bazen su gibi akarsın, bazen kayaya çarparsın. Ama her kayaya çarptığında durup “doğru akan bir su böyle hissetmemeli” diye kendini analiz etmeye başladığın zaman hayatı bırakıp hayat hakkında hazırladığın PowerPoint sunumunu izlemeye başlıyorsun.

    ustanın dediği gibi aslında aradığımız şey zaten içimizde barınıyor ve onu zorla ortaya çıkarmaya çalışırken sikiyor oluşumuz bizim hatamız.

    insanın içindeki neyse zaten hayat onu dışarı çıkarıyor.

    Burada yapılması gereken “gerçek benliğini ortaya çıkaracak mükemmel tekniği” bulmak değil.

    Hatta belki “gerçek benliğimi bulmam lazım” fikrinin kendisi bile gereksiz bir yük.

    Ortada sürekli tamir edilmesi, optimize edilmesi, doğru hâle getirilmesi gereken bir “ben projesi” olmak zorunda değil.

    Ben benim işte dıbına koyayım.

    Bugün dağınığım.

    Yarın mutluyum.

    Öbür gün korkuyorum.

    Bir gün özgüvenliyim.

    Başka bir gün söylediğim bir şey yüzünden kafayı takıyorum.

    Bunların hiçbirinden ayrı, bütün bunları denetleyen kutsal bir “gerçek ben” bulmak zorunda değilim.

    Ve “hiçbir şey yapmamak” derken de kimse sığır siki gibi duvara bakıp oturmayı anlamasın. Ben yıllarca dikildim, bir bok olmuyor karşlerim, tecrübeyle sabit.

    Hiçbir şey yapmamak dediğim şey, kendini ortaya çıkarmak için ekstra bir operasyon yürütmemek.

    Yapacağın şey varsa yap.

    Düşüneceksen düşün.

    Korkacaksan kork.

    Güleceksen gül.

    Sıçacaksan sıç.

    Sadece yap işte amk. Onu da büyütüp başka bir şeye çevirmeye gerek yok. Ne geliyorsa yaşa, ne yapıyorsan yap. Sonra dönüp bir de bunun doğrusunu yanlışını tartmaya başlayınca yine aynı bok.

    Hayatın ve zamanın içinde ak işte.

    Hayat ve zaman da senin içinde aksın.

    Bazen çok güzel olacak.

    Bazen bok gibi olacak.

    Bazen hiçbir özelliği olmayacak.

    Ve zaten bütün mesele belki de bunun yetmesi değil; “yetmeli” diye bir şartın hiç olmaması.

    Neyse amk, yazı yine gereksiz yere uzadı. Sikerler.

    Sen karşim buraya kadar okuduysan hadi siktir git biraz yaşa.

    Ben de aynısını yapacağım.

    Çünkü en sonunda olay gerçekten bu kadar basit olabilir:

    Ama onun üzerine de düşünme dıbına koyayım, yoksa yine başa döneriz.
    tümünü göster